"Hocalı'da Kalan Tar" Hocalı Katliamı öncesinde aylardır göğsüne mızrabın dokunmadığı, duvarda asılı bir "tar"ın monolog niteliğindeki konuşmalarından oluşmaktadır. Sahibi, cepheye giden "tar" üç çocuk ve bir annenin bulunduğu evin duvarında asılıdır. "Tar", şair meclislerinde arkadaşları ile nağmeler kanatlandırdığı eski zamanları anımsayarak mutlu olmaya çalışsa da duvara çakılmış bir çiviye asılı olduğu gerçeği ile yüzleşince mutluluğu çabucak hüzne döner. Evde, şehirde bir tedirginlik ve kasvet vardır. Tar, "sesleri ayırt etmekte pek mahir olan kulaklar"ı sayesinde cephede can verenlerin iniltisini bile duymaktadır. Gök gürültüsünü andıran sesler her gece biraz daha yaklaşmakta ev ahalisi diken üstünde durmaktadır. "Korkunç sesler"in şehre iyiden iyiye yaklaştığı bir gün şehit olan sahibinin cesedi eve getirilir. "Beyaz bir beze" sarılıp bir "kutu"ya konan sahibi feryatlar, çığlıklar eşliğinde defnedilmeye götürülür.
Bu hikayede "tar" yalnızca bir gördüklerini nakleden bir yansıtıcı pozisyonunda değildir, kendi psikolojisi ve yalnızlığına dair cümleler de kurar:
"Sıcacık bir göğsün üstüne baş koymayı ve içimdeki feryadı tellerime dökmeyi ne çok özledim. Ama sesim içime gömüldü bir kere, yitik, kayıp sesim. Bazı geceler eski günleri yad ediyor, o ahenkli sesimi hatırlıyorum. Bu halimle yine o kederleri dile getirebilir miyim, o sesleri çıkarabilir miyim, bilmiyorum. Allah'ım bir tarın kendi sesine hasret kalması ne acı..."
Musiki meclisinde ihtiyar bir "tar"dan dinlediği tarihi hadiseyi nakleden "tar" mevcut durumla geçmiş arasında bağlantılar kurar:
"Katliamlar, mahpuslar, sürgünler... Bir çift söz sarf etmek hayat pahasınaydı. Susmuştu tüm şiirler, şarkılar... Nağme kırgını yılıydı. Bizim sesimize de tahammül göstermediler, bizi de yasakladılar... Bütün meclislerden kovulmuştuk. Duvarlarda boynu bükülü kaldık bir süre... Sesimiz, nağmelerimiz kurşunlanmıştı... Kendi yurdumuzda esirdik... Oku tar, diye bizi yeniden meclislere davet eden müşfik bir şairin şiirini, gizli gizli okuyordu sahibim. O şair kurşuna dizildiğinde, beni sabaha kadar söyletmişti, en kederli nağmeleri okumuş ve sabaha kadar ağlamıştık."
Burada Sovyetler Dönemi'nde milli çalgıların yasaklanmasına gönderme yapılmaktadır. Bu gönderme sayesinde hikayenin zamanı Hocalı Katliamı'nın yaşandığı günlerle sınırlı kalmaz. Hikaye, Sovyetler Dönemi'ne uzanan daha geniş bir tarihi arka plan kazanır. Sovyetler Dönemi'nde kimi aydınlar Sovyet kültür politikaları çerçevesinde geleneksel musikiyi "gerici" ve "feodal" bir unsur olarak nitelendirmiştir. Şair Süleyman Rüstem'in yazdığı "Oxuma Tar" (Okuma tar okuma, seni sevmir proletar) şiiri, "tar"ın susturulması gerektiğini savunan bir metindir. Buna mukabil hikayede "müşfik bir şair" diye gönderme yapılan genç ve yetenekli şairlerden Mikayil Müşfik "Oxu Tar" başlıklı bir şiir yazar. Müşfik, yirmi yedi yaşında tutuklanır, otuzunda kurşuna dizilerek öldürülür. Sovyet döneminde susturulmak istenen bir çalgının yıllar sonra Hocalı'da yeniden hedefe konması metinde tarihi süreklilik duygusu yarattığı gibi kültürel bastırma ile fiziksel yok etme arasında da sembolik bir paralellik kurar.
Hikayede umutsuzluk ve kasvetin iyiden iyiye yoğunlaştığı bir gün, düşman askerleri şehri kuşatır ve katliama başlar. Sahibi gittiği gün, "tar"ın umut bağladığı, evin "yeni yetme" oğlu da bu katliamda öldürülür. Evin içine giren düşman askerlerinden biri "tar"ı duvardan indirip sert bir cisimle tellerine "hoyratça" vurarak kahkahalarla gülmeye başlar. "Tar", gerilmiş, ahenksiz tellerini iyice kasıp düşmanın istediği sesi çıkarmamak için direnirken "İlahi! Beni düşmana eşlik eden tarlardan eyleme!" diye dua eder. Düşman askeri "tar"ı şiddetle duvara çarpar. "Tar", bu topraklardaki sesimiz yüz yıllar sonrasına kalsın, diye haykırmak istese de sesini unutmuştur, sesi çıkmaz. Sonra birden tellerinde Mikayil Müşfik'in dizeleri yankılanır: "Oku tar! Oku tar! Seni kim unudar!"
Genel hatlarıyla aktardığımız bu hikayede anlatıcı olarak "tar"ın seçilmesi, rastgele bir tercih değildir. Azerbaycan musiki geleneğinde mugham icrasının temel çalgılarından biri olan "tar" güçlü bir sembolik değer taşır. "Tar", Azerbaycan Türkleri için bir müzik aleti olmanın ötesinde kolektif kimliğin ve tarihsel sürekliliğin somutlaşmış halidir. Metinde "Sesimiz vatan bizim! Sesimiz eksilmesin bu topraklardan ya Rab!" şeklinde dua eden "tar" vatanla tar sesi arasındaki metaforik özdeşliğe gönderme yapar. Bir anlamda "tar", Azerbaycan Türklüğünün varoluşunun maddi temsilidir. "Tar"ın susturulması toplumsal bir susturulma anlamı taşımaktadır. Hikayede düşman işgali sırasında "tar"ın söylediği şu cümle yazar tarafından "tar"a yüklenen kültürel anlamı ifade etmektedir. "Beni yere fırlatıyor sakallı adam ve biz Türklere ağır küfürler ediyor." Bu cümledeki "biz Türkler" vurgusu "tar"ın sembolik anlamların da ötesine geçerek temsil ettiği milletin kendisi olduğunu gösterir.
Bill Brown "Şey Kuramı"nda (Thing Theory) nesnelerin gündelik işlevlerini yitirdiklerinde ya da insanla ilişkileri kesilmeye başladığında "şey"e dönüştüklerini ve anlam üreticisi haline geldiklerini iddia eder. Brown'un bu iddiası, esasında hemen herkes tarafından tecrübe edilen bir hadisedir. Çevremizdeki nesneleri, gündelik işlevlerini sürdürdükleri müddetçe çoğu zaman fark etmeyiz. Ancak gündelik işlev bozulmaya başladığında ya da nesnelerle ilişkimiz kesilmeye başladığında nesneler bizim için anlamlı "şey"ler olmaya başlar. Matkap kırıldığında, araba bozulduğunda, pencereler kirlendiğinde anlam üretmeye başlar. Artık kullanımdan düşmüş bir eşyanın antika hüviyeti kazanması da bu bağlamda düşünülebilir. Bir araba müzesinde hissettiklerimiz ile onlarca arabanın geçtiği sokakta hissettiklerimiz arasında farkın bulunması da buradan kaynaklıdır. Bu hikayede "tar"ın aylardır göğsüne bir mızrabın dokunmaması, bahsi geçen dönüşüm anına işaret eder. Müzik aleti olarak işlev görmeyen tar, estetik üretimin aracı olmaktan çıkarak toplumsal travmayı yansıtan bir "şey" olmuştur. Artık "tar"ın kullanım değeri değil tanıklık değeri vardır.
"Tar"ın anlatıcı konumuna yerleştirilmesi, bir başka açıdan daha anlamlı ve işlevseldir. Travma kuramcılarına göre travma deneyimleri çoğu zaman doğrudan anlatılmaya ve aktarılmaya karşı direnç gösterir. Travmatik olay, yaşandığı anda bilinç tarafından tam olarak kavranamaz, bu nedenle doğrudan temsil edilemez; travma, kendisini çoğu zaman gecikmeli, dolaylı ve parçalı biçimlerde açığa vurur (Caruth). Bu nedenle "Hocalı'da Kalan Tar" hikayesinde travmanın doğrudan insan anlatıcı aracılığıyla değil, bir nesnenin monologu ile aktarılması, travmanın dolaylı temsiline hizmet eder. Travmanın merkezinde yer alan insan özne bu deneyimi anlatabilecek durumda değildir. Fiziksel olarak yok edilmemişse bile psikolojik olarak susturulmuştur. İşte bu nedenle hikayenin bir nesnenin şahitliğiyle aktarılması son derece anlamlıdır. Böylece nesne-anlatıcı, travmanın temsil problemlerini aşan alternatif bir anlatma imkanı sunar. İnsan öznenin sustuğu yerde nesne konuşur.
Hikayede "tar"ın anlatıcı olarak seçilmesi hikayeye bir başka avantaj daha sağlamıştır. Bu hikayede anlatıcı insan olsaydı kolayca öfkeye, milliyetçi söyleme veya intikam duygusuna kayabilirdi. Oysa "tar" yargılamaz, propaganda yapmaz; sadece tanıklık eder, titreşir ve kimliğini sessizce korur. Düşman, tellerine hoyratça vurduğunda çıkarmayı reddettiği ses, öfkeye kapılmayan bir direniştir. Tar, bu nedenle ideolojik değil etik bir anlatıcıdır. Travmanın ağırlığını yüklenir, acıyı hisseder ama öfkeye kapılmaz.
Hikayenin son bölümü olan katliam sahnesinde "tar" diğer aile fertleri ve şehir ahalisi gibi travmanın öznesi haline gelir. Düşman askerinin onu duvardan indirip tellerine hoyratça vurması, Azerbaycan Türklerinin kültürel varoluşuna dönük sembolik bir saldırıdır. "Tar", düşman askerine direnç göstermek suretiyle edilgen konumunu aşarak bir fail haline gelir. Var oluş sebebini inkar etmek pahasına düşmanın istediği sesi üretmeyi reddetmesi milletine sadakatin bir işaretidir. "Tar"ın suskunluğu, yenilgi değil bilinçli bir direniştir. Düşman askerinin "tar"ı duvara çarparak parçalaması bir yenilgi gibi görünse de tarın tellerinde Mikayil Müşfik'in "Oku tar! Oku tar! Seni kim unudar!" dizelerinin yankılanması, bu susturulmanın/yenilginin mutlak olmadığını gösterir. Bu dizeler, "tar"ın fiziksel anlamda susturulmasına mukabil kültürel ve tarihi olarak varlığını sürdüreceğine işaret eder. Çünkü kültürel bellek, yalnızca bireysel bilinçte saklanan bir içerik değildir; yazı, ritüel, anıt ve sembolik nesneler gibi maddi taşıyıcılar içinde sabitlenerek kuşaklar boyunca aktarılır (Assmann). Bu çerçevede tar, kültürel belleğin maddi taşıyıcısıdır diyebiliriz. Assmann'ın tanımladığı biçimiyle bellek burada dışsallaşmış ve nesneleşmiştir. Bu anlamda "tar", sesini kaybettiği anda daha güçlü biçimde konuşmaya başlamıştır.
Thomas Nagel, "Yarasa Olmak Nasıl Bir Şey? (1974) adlı makalesinde bir insanın başka bir türün deneyimini hayal etmeye çalıştığında aslında kendi deneyimini o varlığa yansıttığını ileri sürer. Bu tespit, insan-dışı anlatıcı kullanan metinlerdeki önemli bir riske de işaret eder: anlatıcının insanileşerek kendi var oluşundan kaynaklı farklılıkları kaybetmesi. Anlatıcı, başlangıçta nesne olduğunu beyan etse bile, anlatım dili ve algı biçimi insan merkezli kalırsa okur, metni kısa sürede "insan bilinci"nden süzülen bir anlatı gibi okumaya başlar. "Hocalı'da Kalan Tar"da hikaye boyunca "tar"ın enstrüman kimliğini hatırlatan maddi ipuçlarının devrede olması bu riski ortadan kaldırmaya dönük bilinçli bir hamledir. Hikayede "görme" yerine "duyma"nın öne çıkarılması, görsel betimlemeler yerine işitsel titreşimlere ağırlık verilmesi "tar"ın kimliğini hatırlatmaya dönük bilinçli tercihlerdir. Ayrıca bedene ait metaforlarda bir enstrümanın özelliklerine gönderme yapılır: "Tellerime dokunulmayalı aylar oldu.", "Göğsüme mızrap değmedi.", "Sesim içime gömüldü." (Avşar 2024: 78). Final sahnesindeki travmatik durum, akustik kopuş üzerinden ifade edilir. Hikaye dikkatle okunduğunda katliam sahnesinde "tar"ın asıl tepkisi ses üretme imkanının tehdit altına girmesinedir. Tellerine "hoyratça" vurulur. İstenilen sesi çıkarmamak için "gerilir". Duvara çarpıldığında artık sesi çıkmaz. Bütün bunlara bakarak "Hocalı'da Kalan Tar"da insan-dışı anlatıcının, yalnızca teknik bir sürpriz olarak kullanılmadığını söyleyebiliriz. Hikayenin tematik ve sembolik örgüsü tamamıyla bu anlatıcı üzerine kurulmuştur. Okur, anlatıcının kimliğini unutamaz. Çünkü anlatıcının algısı ve duygulanma biçimi, travma deneyimi insani değildir.
İnsan-dışı anlatıcı kullanan metinlerdeki bir başka risk anlatıcının kendisine yüklenen sembolik yükü kaldıramamasıdır. Bu hikayede "tar"; travmayı, kültürel hafızayı ve kolektif acıyı simgeleyen güçlü bir sembolik anlam taşır. Yazar, enstrümanın fiziksel özelliklerine ve kültürel işlevine dair ipuçlarını metne yerleştirerek sembolik ağırlık ile "tar"ın insan-dışı kimliği arasında dengeli bir ilişki kurmuştur. Böylece "tar" hem anlatıcı olarak farklılığını korumuş hem de metnin tematik derinliğini taşıyabilecek bir güç kazanmıştır.
© Müəllif hüquqları qorunur! Mətndən istifadə etdikdə istinad mütləqdir!
